MUSTAFA

MUTLAKA SEYREDİN, SONRA DA DÜŞÜNÜN…

NEDEN Mİ DÜŞÜNECEKSİNİZ?

NEDENİNİ YAZIMI OKUYUNCA ANLAYACAKSINIZ.



Mustafa filmine hemen gitmedim. Eleştirileri, övgüleri, tarafsız olmaya çalışarak her şekilde dinledim, okudum ve sonunda gidip seyrettim.
Veee….
Hayretler içinde kaldım…


Kendime yıllar önce “Gözümle görüp emin olmadan hiçbir eleştiri ya da övgünün etkisinde kalmayacağım” Sözünü vermiş olmama rağmen seyredince yine de Mustafa’ya, okuduklarımın, dinlediklerimin, seyrettiklerimin etkisinde kalarak önyargılı gitmiş olduğumu anlayıp, utandım…

Nasıl mı buldum Mustafa’yı?


Bir kere müthiş resimler izledim…
Animasyonlar bir sanat şaheseri…
Kurgulama tekniği müthiş…
Yönetmenlik ihtişamlı…
Ya müzik? İnsana o günleri yaşıyormuş hissi veriyor.

Veee… Can Dündar…


Can Dündar’ı birkaç kez ekranda, herkesin gördüğü kadar görmüşümdür.
Baştan sona Can Dündar’ın anlatımıyla izliyoruz. Hani eleştirilerden biri olan
“Mustafa Kemal küçükken medreseye gidermiş de sonunda medreseleri kapatarak intikamını almış”

Sözü var ya, işte o sözü Can Dündar söylüyor. Nasıl söylüyor? Atatürk’ün devrimleri bölümünde, Tekke ve medreseleri kapattığı kısma gelindiğinde, sesine espri tınısı katarak “Böylece Atatürk, küçükken medresede hocasından yediği dayağın da öcünü almış oldu” Diyor.

Hepimiz duymuş, eski zamanı anlatan siyah-beyaz filmlerde izlemiş, ninelerimizden dinlemişizdir ki o devirlerde hocanım ya da hoca efendinin elinde iki üç metrelik bir çıta ya da sopa olur, öğrenciler tabi yerde oturmaktalar, okuma yapan öğrenci yanlış okursa ya da haylazlık yaparsa kafasına doğru o sopa uzanır ve tık… Öğrenci de kafasına tıklatılan sopa sayesinde kendini toparlar.

Can Dündar da bu espriyi yapmış işte herkesin bunu bildiğini düşünerek.


Ama espri anlayışı kıt ya da anlamak istemeyen birileri lafı değiştirip başka yönlere çekerek, filmi izlemeyen insanların kafasını karıştırmayı amaçlıyorlar.

Gelelim bir diğer eleştiriye…


“Efendim Atatürk’ü karanlıktan korkan biri olarak göstermiş”


Yuh be… Yuh kere yuh yani…
Bu mudur seyrettiğinizi anlamak?

Vahdettin Atatürk’ün idam kararını imzalamış, işgal güçleri her yerde Mustafa Kemal’i arıyor. O ise bu ülkeyi aydınlığa çıkarmaya kararlı. Arkadaşlarıyla Anadolu’yu dolaşıp güç topluyor. Bu ülkeyi karanlıktan kurtarmaya ant içmiş. Anadolu’nun ücra bir köşesindeki odada geceleyecek. Yaveri yakalanma korkusundan gaz lambasını söndürüyor.

Mustafa Kemal işte o an şu müthiş sözü söylüyor yaverine: “Lamba yanık kalsın… Bilmez misin, ben karanlıktan korkarım.”
Işık yanınca işgal güçlerinin olası baskınından korkmayan, bunu göze alan Atatürk, karanlıktan korkacak öyle mi? Böyle anladınız yani? Valla anlayışınıza (!) hayran olmamak elde değil.

Bir başka önemli eleştiri de şu…


Efendim bu film Atatürk’ü diktatör olarak da gösteriyor


Vay be…

Yahu acaba her sinemada başka bir “Mustafa” filmi mi oynuyor? Yani Can Dündar semtine göre birer Mustafa filmi yaptı da bizim haberimiz mi yok?
Diktatör olarak gösterdiği filan yok sevgili okurlar. Atatürk kendisine suikast bile düzenleyen isyancıları bastırıyor. Kim bu isyancılar? Tabi ki yobazlar grubu…

İşte bu tür yobaz gruplara kendisini onların anlayacağı dil ile anlatabilmek için “Tek yol gösterici benim, kimse halkımı kendi peşinden karanlıklara sürüklemeye cesaret etmesin” diyerek, otoritesini göstermek için her yere resimlerini ve heykellerini koyduruyor ya da cumhuriyetciler böyle yapıyor orası belli değil. Bunun üzerine bir İngiliz gazetesi Atatürk’ün devrimlerini övüyor ama arada “Diktatör” Kelimesini kullanıyor. Hepsi bu.

Can Dündar da bunu “İngiliz Gazetesi Atatürk’ü Diktatör diye yazdı” Diyor ve hemen ardından da aynı gazetenin Mustafa Kemal dimdik ayakta olduğu halde “Atatürk Felç oldu” Diye manşet attığını da söylüyor ve gazetenin kupürünü görüyoruz.

Atatürk de bu dedikodulara kızarak ve dimdik ayakta olduğunu göstermek için Anadolu’yu gezmeye, Halkıyla birlikte olmaya çıkıyor.
Gelelim “Günde bir şişe rakı içiyor gösterilmiş” Eleştirisine.

İşte burada Can Dündar bir hata yapmış.


Buraya kadar bütün anlattıklarını yazılı belgelerle gösteriyor bize.
Ama tam bu noktada, belgesel çizgisinden çıkarak, dedikoduya yer vermiş.

Ne demiş?


Atatürk’ün sofra görevlilerinden biri, “Atatürk o günlerde, günde bir büyük şişe rakı 15 fincan da kahve içerdi” Demiş.
Ve Can Dündar da sofra görevlisinin bu dedikodusunu bize aktarıyor. “Sofra görevlisi böyle demiş” Diyerek.

E olmadı bu şimdi tabi.


Çocukluğumda koca, koca amcalar konuşurlarken duyardım;
Yahu filanca çok iyi içiyor be. Aslanlar gibi valla. Bir oturuşta bir büyük rakıyı götürüyor sonra kalkıp hiç içmemiş gibi evin yolunu tutuyor.
Deme Yahu…
Helal olsun valla…
Koç gibi bir kardeşimiz desene…


Gibi, çok içki içip de yıkılmayanı, kendini kaybetmeyeni övmeye yönelik, abartılı muhabbetlerdi bunlar. Orhan Kemal gibi halkı anlatan romanlarda da çoğunlukla geçer bu tür konuşmalar.

Ne içkinin ne de sigaranın zararlarını kimsenin bilmediği devirler. Eh Atatürk’ün sofra görevlisi de olsa, olsa ancak böyle biri olabilir.


Aklı sıra Atatürk’ü “Maşallah çok da iyi içerdi ha…” Havasında övecek. Can Dündar da bunu bize aktarıyor, gerçi cümle içinde “Sofra görevlisinin söylediğine göre” Diyor ama dememeli ve ortalığı bulandırmak isteyenlerin eline koz vermemeliydi.

İşte böyle sofra görevlisi sözünü duymazdan gelip “Bu film Atatürk’ü günde bir büyük rakı içen ayyaş olarak göstermiş” Diye laf çıkarırlar. Bu lafları duyan Atatürk düşmanları da “Bak biz biliyorduk gerçi ama artık belgeseli bile var. Atatürk günde bir büyük içen sarhoş, diktatör, karanlıktan bile korkan biriymiş” Demeye başlarlar. Hatta duyuyorum, başladılar bile. Biraz interneti karıştırırsanız rastlarsınız.

Özellikle bu laflar ne yazık ki hızlı Atatürk’cü geçinenler tarafından ortaya atılıyor. Kimileri filmi izlememiş, kimileri yazdığı Atatürk’le ilgili kitaplarının gölgede kalacağını düşünerek gazete köşelerinde, köşe sahibi değilse röportajlarda ve ekranlarda boy gösterip bu tür aptalca laflar çıkarıyorlar. İyi de seyirci gerçekten bu kadar aptal mı, seyredince böyle olmadığını görmeyecek mi?

Belki şöyle düşünüyorlardır; “ Şimdi biz bu lafları çıkarırız, bunları duyan vatandaş da kızar, böylece filme gitmez.”

Ama inanın yanılıyorlar. Seyrettiğim salon ön sıralara kadar doluydu. Çıkışta sordum görevliye “Şimdilik hep böyle ful gidiyoruz abi, tekrar gelenler var görüyorum. Bazen de film bitince bir alkış kopuyor ki sorma, ağlayan kadınlar filan, deme gitsin” Dedi.

İşte böyle sevgili okurlar. İzlemediyseniz ilk fırsatta gidip izleyin ve aman ön yargısız izleyin yoksa hayal kırıklığı yaşarsınız.

BEN HAYAL KIRIKLIĞI YAŞAMAMA RAĞMEN PERDE KARARDIĞINDA, AĞLAMAMAK İÇİN DUDAKLARIMI ISIRIRKEN BULDUM KENDİMİ.
AMA YİNE DE GÖZLERİMİN DOLMASINA MANİ OLAMAMIŞTIM.

Dostlukla kalın…

VİCDAN

GÖRMENİZ GEREKEN BİR FİLM

NEDEN Mİ? Çünkü bir sinema filmi için her zaman sorulmasını savunduğum bir soru vardır. “Vatandaş bu filme neden zaman ayırıp, para verip gitsin ki? İşte bu film, orta sınıf Türk seyircisine “Eğer zamanını ve paranı harcayıp bu filme gidersen, çıkışta, geldiğine kızmazsın” dedirtecek kıvamda, izlemesi zor olmayan bir film.



Erden Kral usta bu onuncu filminde kamera kullanım tarzını da, anlatım tarzını da bir hayli değiştirmiş geride kalan başarılı dokuz filmine nazaran ama Erden Kral hayranları merak etmesin ne kadar tarz değiştirse de YILMAZ GÜNEY ile aynı kuşaktan olmanın etkisi tamamen geçmiş değil. İzlerken bir Yılmaz Güney filmi izliyor hissine kapılmanız mümkün.



Oyunculara gelince; başrolü üç kişi paylaşmış görünüyor. Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen. Ama ağırlık Nurgül Yeşilçay’da. Yeşilçay muhteşem bir oyun çıkarmış, belki de bu yüzden ağırlık ondaymış hissi veriyor seyirciye.

Tülin Özen ve Murat Han da oturmuş rolüne ama futbol maçındaki “görev adamı futbolcular” gibiler. Nurgül Yeşilçay ise her an gol atmaya hazır ileri uç oyuncusu olmuş.

Filmin öyküsü; gazetelerin 3. sayfalarında yer alan haberlerden birinin filme çekilmiş hali havasında. Biraz da Bol ödüllü Masumiyet filmini hatırlatıyor. Raşit Çelikezer etkileyici bir üslupla kaleme almış. Orta sınıf insanlar arasındaki üç kişinin dramatik aşkını anlatıyor. Kiremit fabrikasında çalışan işçilerden Mahmut, evvelce aynı yerde çalışan Aydanur’la ilişki kurmuş, onunla yatmıştır ama onu ‘evlenecek’ kadın olarak görmediği için yine aynı yerde çalıştıkları Aydanur’un da arkadaşı olan Songül’le evlenir. Aydanur da zaten artık işçi değil pavyonlarda dansözdür. Songül bir gün , kocası Mahmut’la eski arkadaşı Aydanur’un hâlâ küllenmemiş ilişkisini fark eder. (Seyirci olarak Songül’ü o an gözyaşları içinde, yıkılmış vaziyette görüyoruz ama… ) Sonra hiçbir şey olmamış gibi tutup eski arkadaşını kendi evine getirir, birlikte kalmaya başlarlar.

(Bunun nedenini hala anlamış değilim. Lezbiyen ilişki için desem pek de öyle görünmüyor. Birbirleriyle kanka olan normal kadınlar da dertli zamanlarında veya içki içip efkar dağıtırlarken birbirlerine sarılırlar, sarmaş dolaş uyurlar filan. Burada da bundan öteye geçmiyor zaten)

Eh bundan sonra Mahmut’da, fırsat buldukça Aydanur’a binmeye çalışır. Hatta ikisini yatakta gören karısını da yanlarına çağırma cesaretini gösterir.

Bundan sonrasını anlatmayayım çünkü hikayenin can damarı bundan sonra başlıyor. Gidip filmi görmek isteyenlere saygısızlık olmasın.

Zülfü Livaneli, akılda kalıcı, seyirciyi alıp bir yerlere götürecek bir beste yapmamış bu film için ama sanırım filmin önüne geçmesini istemediği için böyle düşünmüş olmalı. Müzik de görevini yapan futbolcu misali, sırası geldiğinde sahnedeki yerini almış.

İzlenmesi zor olmayan filmler izlemeniz dileğiyle.
NURİ BİLGE CEYLAN
VE
TÜRK SİNEMASINDA ÖDÜL TÖRENİ KIYAFETLERİ




Ali Eyüboğlu Milliyet’te çok yerinde bir konuya dolaylı bir şekilde, Nuri Bilge Ceylan üzerinden yaklaşmış ve Ceylan’ın Cannes’da ödül alırken üzerindeki kıyafeti “İŞTE DEĞİŞİM BUDUR” başlığı altında yazmış. Çok da iyi etmiş, çünkü Türkiye’de yapılan film festivalleri ödül törenine sadece, şu sıralar Cannes’da aldığı “En iyi Yönetmen” ödülüyle bizleri inanılmaz derecede gururlandıran Nuri Bilge Ceylan değil, sahneye ödül almak üzere çıkan hemen tüm sanatçılar maalesef, entel görünmek adına sokak kıyafetiyle ödüllerini alıyor.

İşte Nuri Bilge Ceylan da Türkiye’de, ödül almak üzere çıktığı sanatseverlerin huzuruna, mütevazılığından filan değil, daha önceki festivallerde sanatçıların sahneye nasıl çıktığını görmüşse o da öyle çıkmıştır. Yani ortama uymuştur.

Oysa kendisinden önce ödül alan sanatçıların birçoğundan daha kültürlü ve gerçek bir entelektüel olan Ceylan’ın, başkalarına aldırmayıp, çok da iyi yaptığı sinema sanatına, saygı göstermek adına diğerlerinden farklı giyinip, örnek olması daha doğru olmaz mıydı?

Cannes'da sadece ödül törenine değil, yarışma filmlerinin gösterildiği salona papyonsuz girmek yasaktır. Hatta çok uygun bir takım elbiseniz ve kravatınız var diyelim; yine giremiyorsunuz. Bu gibi acil durumlar için tam kırmızı halı başlangıcında elinde, içi sinema filmlerinden yapılmış papyonlarla dolu bir kutu ile görevli kız sizi nazikçe durdurup, papyon takmanız gerektiğini ve kutu içindekilerden birini kullanabileceğiniz uyarısını yapıyor. Oradan bir papyon alıp taktıktan sonra artık kırmızı halıda yürüyerek içeri girebilirsiniz. Yani festivali düzenleyenler katılımcıların, sinema sanatına saygılı olmasını ister istemez sağlamış oluyor.

Biz ise entel olma ya da mütevazı görünme adına, sinema sanatını yüceltmeye çalışan Antalya, Adana, İstanbul gibi film festivallerine sokak kıyafetleriyle gidip, kendi sanatımıza saygımız olmadığını gösteriyoruz.

"Görün işte aslında bu sinema festivali büyütülecek bir şey değil, düğüne bile gitmeyeceğiniz bir kıyafet giyerek, gelseniz hatta çıkıp o kıyafetle ödül bile alsanız olur" demiş oluyoruz. Tabi bunun sorumlusu en başta o töreni düzenleyenlerdir. "Ödül kazansa bile kıyafet yönetmeliğine uymadığı için sahneye çıkıp ödülünü alamaz" diye bir madde koy ve bunu kim olursa olsun en sıkı şekilde uygula, bakalım insanlar yola geliyor mu gelmiyor mu görelim.

İşte Cannes'da bizlere gurur yaşatan, ödülünü alırken söylediği sözleri duyunca ekran karşısında ayağa kalkıp coşkuyla alkışladığım usta, Nuri Bilge Ceylan'a da olan budur.

Umarım aksi olur ama Ceylan, Türkiye'de yine ödül kazansa, yine geçmişte olduğu gibi sokak kıyafetiyle çıkacağına eminim. Emin olduğum bir şey daha var ki o da hiç bir gazetecinin, O kıyafetiyle sahneden indikten sonra Ceylan’a " Cannes'da papyonlu, smokinliydiniz, neden bu festivalde sokak kıyafetiylesiniz, yoksa Türk Sinema Festivalleri’ni küçümsüyor, saygı duymuyor musunuz?" gibi bir soruyu sormaya cesaret edemeyeceği ya da aklına getirmeyeceğidir.










Nuri Bilge Ceylan 1999 da Antalya Film Festivali’nde Mayıs Sıkıntısı filmiyle altın Portakal ödülünü alırken giydiği kıyafet. (!)








Nuri Bilge Ceylan 2003 Yılında yine Antalya’da bu kez Uzak filmiyle altın portakal alıyor… Kıyafeti yine “Kahvede okey çeviren vatandaş gömleği”











Aynı yıl, aynı filmle ama bu kez Cannes’da. Takım elbiseli…









Ve yıl 2008, yer yine Cannes ve bu kez smokinli.
.
.
.
İşte insanlar sanatlarıyla ilgili organizasyonlarına sahip çıkarak, böyle saygı duyulmasını sağlıyorlar.


Sinema Sanatçılarımızın, kendi meslek organizasyonlarına bir gün saygı göstermeye başladıklarını görebilmemiz dileğiyle…


25 Mayıs 2008

MAHSUN KIRMIZIGÜL FİLMİ,

YÖNETMENLİĞİ VE ÖDÜLLERİ

Mahsun Kırmızıgül’ün BEYAZ MELEK’i ABD’nin bayağı önemli bir film festivalinden, 41. Uluslar arası Houston Film Festivali’nde EN İYİ YABANCI FİLM kategorisinde BÜYÜK ODÜL’ü kazandı.

Üstelik jüri de EN İYİ YÖNETMEN ÖZEL ÖDÜLÜ’nü layık gördü Kırmızıgül’e… Kendisini yürekten kutluyorum.

Bir sinema filmi çekmek için gereken her unsuru yerine getirmiş Mahsun kardeşimiz.

Gala gecesinde, İstinye Park Sinemalarında seyretmiştim filmi. Başladığı anda sizi çok iyi bir film seyredeceğiniz duygusu sarıyor… Seyrediyorsunuz da gerçekten. Renkler, kamera hareketleri, ışık, temponun dozu, oyuncu yönetimi, müzik, kısaca her şey çok dozundaydı.

Demek ki iyi bir film çekmek için kimsenin anlamadığı, tuhaf kamera hareketleri –ya da hareketsizliği- Bol,bol manzara resimleriyle süslü, kimseyi ilgilendirmeyen bir senaryosu olması gerekmiyormuş.

BEYAZ MELEK, Finalde de “Eee ne bu şimdi yani, adam başı 15 YTL yi bunun için mi verdik?” Demeyeceğiniz, Filmi seyrettikten sonra seyircinin bazı konularda bakış açısını değiştiren, gerçekten iyi düşünülmüş bir film. En önemlisi de Evrensel bir konuyu işliyor.

Yıllardan beri sadece bizi ilgilendiren konularda çekilmiş filmleri, acaba aday adayı olur mu?
Diyerek Oskar’lara gönderip rezil oluyoruz. “
Evrensel bir sorunu ya da evrensel bir konuyu işlemeyen filmi neden Yabancı Film Dalında Oskar Adayı yapsınlar?” Diye bir soru sormak akıllarına gelmiyor. Kazanan ya da yarışan yabancı filmleri de izlemiyorlar demek ki.

1990 da, Feride Çiçekoğlu’nun senaryosunu,İsviçre’li yönetmen Xavier Koller, bizim Türk oyuncularımızla filme çekti. Film gitti En İyi Yabancı Film Oskar’ını kaptı geldi. UMUDA YOLCULUK… Neydi konusu hatırlayalım; Ekmek parası için İsviçre’ye kaçak gitmek isteyen bir gurup Türk insanı, İsviçre dağlarında donarak ölüyor. Kısa özeti bu…
Tabi mükemmel işlenmiş bir film… Yıllardır gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin başlıca sorunudur Ekonomisi zayıf ülkelerden gelen göç… Daha yıllarca da bu ülkelerin gündeminden düşmeyecek bir konu…Daha sonra bir çok festivalden de ödülleri topladı tabi bu film.

BEYAZ MELEK Filmi de, bütün ülkelerde var olan bir konuya parmak basıyor.
Yaşlıların, yani analarımızın, babalarımızın, nine ve dedelerimizin, bizlerin bu yoğun,geçim sıkıntısını aşmak için yapmak zorunda olduğumuz koşuşturma günlerinde onların barınması, insan gibi yaşaması, duygusal yönden tatmin edilebilmeleri için devletin ve bizlerin yapması gerekenlere parmak basıyor.
“Ekonomisi çok gelişmiş, zengin ülkeler bunu çok iyi yapıyor, sorun ne? Demek ki sorun sadece bizim ülkemizde. Hani evrensellik?” Diyebilirsiniz tabi. Doğrudur da… Gelişmiş ülkeler fiziksel bakımdan rahatlığını tabi ki çok iyi sağlıyor yaşlı insanların…Ama sadece iyi bir oda ve her gün değişen çarşaflar yetmiyor yaşlı ebeveynlerimize. Hele ki bizler gibi duygusal bir ruha sahip milletlerin yaşlılarına hiç yetmiyor…

Peki ne yapmak lazım?

İşte Mahsun Kırmızıgül bu soruyu sorduruyor filmi izleyenlere..

Mahsun Kırmızıgül ABD’den aldığı bu ödülleri…

Her şeyi bildiğini iddia eden, laf olsun diye üç beş kült filme gidip daha sonra bunu çevresine “Sinemadan da anlarım” tribi yaratarak anlatanlara…..

Bir sanat eserini aslında çok beğenmiş olmalarına rağmen, çevrelerine Marjinal, Entelektüel, Kalburüstü görünme uğruna, halk çok beğendiği için burun kıvıranlara…

Entelektüel olabilmek için çırpınan, ancak entelektüel olamayıp sadece entel kalabilen zavallı burnu büyüklere…

Mahsun’un filmini gördün mü? Dediğiniz de; yüzünüze alay eder gibi bakıp tuhaf bir şekilde sırıtanlara...

Ya da “Gidecek başka film mi kalmadı Allah aşkına? Diyerek bilgiç, bilgiç dudak büküp, başını döndürenlerin yüzlerine bir tokat gibi vuruyor…..

Gerçek Entelektüel insanlarımızı bu yorumlarımın dışında tutuyor ve….

Yazımı, sevgili dostum, güzel insan Yusuf Hayaloğlu’nun bir şiiriyle bitirmek istiyorum…


Piposu ağız kenarında
Bodrum'un entel barında
Herkesi yargılamaktan
Kimse kalmamış yanında

Sakalları şarap tasında
Dikilmiş barın ortasında
Tanınsın diye bekliyor
Sanırsın dev aynasında

Bir eli televizyonda
Öteki eli basında
Bir şeylerin tadı kalmış
Dişlerinin arasında

Başkalarına hümanist
Karısına karşı dayı
Nasıl beceriyor bilmem
İkisi birden olmayı

Konuşurken solcusun
Yaşarken karambolcusun
Oportünizme bulaşmış
Tipik bir orta yolcusun

Bir Allah’cı bir kulcusun
Bir davulcu bir pulcusun
Ne kadar inkar etsen de
Hem jigolo hem dulcusun

O yandasın bu yandasın
Hovardasın hep bardasın
Artık rol yapmayı bırak
Sen bir entel magandasın

Behey sanat hırsızı
Behey üretme kabızı
Birazcık efendi ol
Bırak elinden şu sazı

Keyif alacağınız filmler izlemeniz dileğiyle…

21 Nisan 2008

PERİ TOZU






Yönetmen: ELA ALYAMAÇ
Senaryo Yazarı: ELA ALYAMAÇ


Tür: DRAM, DUYGUSAL


Görüntü Yönetmeni: MİRSAT HEROVİC
Müzik: MURAT UNCUOĞLU-EMRE
DÜNDAR
Yapımcı: ELA ALYAMAÇ-NERMİN ALYAMAÇ



Oyuncular: İPEK DEĞER, M.ALİ NUROĞLU, BARIŞ YILDIZ, SERKAN ERCAN, DAMLA ÖZEN, AYTAÇ ÖZTUNA, AYŞEN İNCİ,AHMET UZ


Deniz ve Emre küçükken birbirlerine; hiç ayrılmayacak ve düşler ülkesinde yaşayacaklarına dair söz vermişlerdir. Film onların yetişkin birer insan olmuş ve aynı evi paylaştıklarını anlatan görüntüleriyle başlar. Sonra Emre kalp krizi geçirince Deniz çok üzülür, çare bulmak için çırpınmaktadır. Bu arada Cem’le tanışır. Cem de yanlış evlilik yapmış olduğundan mutsuzdur. Deniz; Peri bacalarından bir miktar toz alıp bunu Emre’ye getirince, Emre’nin iyileşeceğine inanır ve Cem’le birlikte Peri bacalarına doğru yola çıkarlar, tabi olanlar olur ve hayatında erkek olmayan Deniz, Cem’le halvet oluverir.


70’li yıllarda, çiçeği burnunda okul mezunu olarak Türkiye’ye gelip Türk Sineması hakkında incelemeler yapıyorum. Elimde çok iyi olduğuna inandığım, iki yıl emek verilmiş bir de senaryom var. Bir stüdyoda rahmetli Hüseyin Peyda’ya rastladım ki o zamanlar Mezarımı Taştan Oyun, Söyleyin Anama Ağlamasın, gibi filmlerle büyük ün yapmış hatta Kara Çarşaflı Gelin filmiyle de Altın Portakal almış, kendi yapım şirketi de olan bir aktör. Hemen derdimi anlattım, senaryomu takdim ettim.



Dosyanın başına koymuş olduğum tek sayfalık özeti okuduktan sonra başını kaldırıp yüzümü inceledi ve "Şimdi sana bir şey soracağım Ahmet kardeşim; Diyelim ki biz bu filmi çektik sinemalara da dağıttık…Söyle bakalım bu filmle kim ilgilenir de sinemaya para verip,zaman ayırıp gelir"?… Öylece kalmış, ne cevap vereceğimi şaşırmıştım. Yönetmen olmak istiyordum ama çekmek istediğim filmi kime seyrettirmem gerektiğini aklıma bile getirmemiştim. İşte o günden sonra kulağıma küpe oldu. Çekmem için bana getirilen senaryoları önce; “Bu hikaye kimi ilgilendirir?” Sorusuna cevap bulursam değerlendirmeye alıyorum. Yıllar sonra Hüseyin Peyda ile bir film çekmek kısmet oldu. Birlikte "Gurbet Kuşları'nın 2. versiyonu nu çekmiştik."

Bu yazdıklarım sinema filmi kategorisi için geçerlidir.

Şimdi gelelim Peri Tozu filmine; Genç meslektaşım Ela Alyamaç emek vermiş, iyi oyuncuları da bir araya toplayıp başı sonu belli bir film yapmaya çalışmış. Alkışlanmaya değer bir çaba. Ama sorum şu: Neden sinema? İnsanlar sinema için ayırdığı zamanını ortalama 15 YTL verip de bu filmi neden seyretsin? Kendisine bu çabasında güç veren büyükleri “Önce birkaç DVD ya da TV filmi çek, tecrübe olarak tam hazır olduğunda bombayı patlatırsın” demediler mi?
Peri Tozu baştan sona acemilik kokuyor. Hani futbol maçından bahsederken anlatırlar ya; “Oyuncuların bireysel yetenekleriyle takım hezimetten kurtuldu” Bu film de aynen öyle. Oyucu yönetimi yok. Kendi yetenekleriyle, senaryoda belirtilen rolleri oynamaya çalışmışlar. Hemen hepsi başarılıydı. Onları kutluyorum. Ancak filmin tam bir amacı ve sağlam yapısı olmadığı için iyi oyuncuları da, bu temel eksikliği tam olarak kapatamıyor. Düşünebiliyor musunuz; bir sahneyi günümüzden seyrediyoruz ardından gelen sahne mutlaka geçmişten. Film baştan sona böyle yürüyor. Bir sahne günümüzden, bir sahne geçmişten… Senaryodaki kurgu bu… Ha bir de sıkça karşımıza çıkan “İnsan aradığı kişiyi bulduğunda iki kez düşünmemeli.” Gibi veciz söyler var. Bunların arasında, “Seyirci ne demek istendiğini anlar mı anlamaz mı?” Diye düşünülmeden serpiştirilmiş olanları da var tabi. Yani acemilerin düştüğü hataya senarist-yönetmen de düşmüş ve kendi yazdığının ne demek olduğunu biliyor ya, bilinç altında “Seyirci de biliyor.” Diye düşünüyor.

Peki bu filmde iyi oyuncular dışında iyi bir şey yok mu diye soracak olursanız. Müzik yerli yerindeydi. Özel bestelenmiş şarkılar filmin havasına uygundu.

Tekrar ediyorum: Lütfen sinemaya seyirci toplamayacak sinema filmleri yapmayalım. Kimse seyretmediği için “Sanat filmi” olarak adlandırılan filmler konumuzun dışında tabi.

Geçtiğimiz yıla kadar Avrupa sinemasında, yerel filmlerini seyreden ülkeler arasında yüzde bazında sonlardaydık. Başı yıllardır Fransa, İtalya gibi ülkeler çekerdi. Ne mutlu ki 2007 verilerine göre Türkiye, kendi filmlerini seyreden izleyici sayısında yüzde bazında en üst sıraya yerleşti… Tabi bu, sinema salonlarını doldurabilecek kapasitede filmler yapan yapımcı ve/veya yönetmenlerin başarısıdır.

Bu başarılı insanların yanı sıra gittiğine bin pişman olup, hele de birkaç kez üst üste rast gelmişse “ Televizyonda bu kadar muhteşem çekilmiş diziler varken ne diye sinemaya gelip de böyle filmlerle zamanımı ve paramı harcıyorum” Diye düşünenlerin sayısı da gittikçe artmakta. Umarım bu tür filmler yüzünden (Peri Tozu’nu kastetmiyorum çok daha kötüleri var) seyirci sinemaya küsmez de, eski günlere dönmeyiz..

Keyif alacağınız filmler izlemeniz dileğiyle…

03 Nisan 2008